ENDÜSTRİ 2.0 Elektriğin Gücü

Endüstri 2.0 küreselleşme sürecinin ikinci dalgasıdır. Bu dalga 1870 yılında başlayarak 1989 doğu bloğunun çöküşüne kadar devam eden bir süreçtir.

 

Endüstri 1.0 ‘ın motoru buhar makineleri ve yakıtı olan kömürdü. Kömür  tedarik edilmesi ve fabrikalara taşınması zor ve maliyetli, tüketildikten sonra ortaya çıkan atıklar da cabasıydı. Buhar makinelerinin verimi bu dönemde %7’yi geçmiyor, ısıtma sırasında enerjinin %93’ü kaybediliyordu. Gerçekte petrol uzun yüzyıllar boyunca biliyordu ancak endüstrilerde enerji kaynağı olarak kömürün yerine ikame edilebileceği keşfedilmişti.

 

Petrol kömürden daha yüksek kalori değerine sahipti ve kullanıldığında enerji kayıpları son derece düşük seviyedeydi ve tedarik edilmesi, taşınması ve depolanması kömüre kıyasla daha kolay ve avantajlıydı. Petrol ilk etapta buhar kazanlarındaki suyu ısıtmak için kullanılsa da, 1892 yılında Alman Mühendis Rudolf Diesel (1858-1913) içten yanmalı motoru bulmuş, geliştirdiği bu teknoloji ile bu alanda kayda değer bir başarı elde etmiştir. Endüstrilerin yanı sıra neredeyse tüm ulaşım alanlarında bu motorlar büyük bir hızla benimsendi. Sonuçta, içten yanmalı motor  Endüstri 2.1 olarak adlandırılan sürecin en önemli bileşeni haline geldi.

 

Endüstri 2.1

İçten yanmalık motorun kullanıma başlanması ile geçmişteki mevcut olan tüm üretim sistemleri, fabrika organizasyonları ve tedarik süreçlerinin baştan sona gözden geçirilmesi ve yeniden yapılandırılması zorunlu hale geldi. En başta, tedarik süreçleri geçmişle kıyaslandığında inanılmaz hızlanmıştı. Bunun temel nedeni; petrol enerjisi içten yanmalı motorlarda daha yüksek bir güç yaratması, bu durumun da taşıma araçlarının hızlanmasına olanak sağlamasıydı. Aynı zamanda kömür ile çalışan taşıma araçları sürekli olarak ikmal yapmak zorunda olduklarından bir taşıma operasyonu gerçekleştirirken birden çok kez durmak zorunda kalıyorlar, bu da önemli zaman kayıplarına yol açıyordu ve artık buna gerek yoktu.

 

Taşıma olanaklarının meydana getirdiği kısıtların hıza bağlı olarak nispeten aşılması sayesinde tedarik edilecek hammadde miktarı daha optimum düzeylerde belirlenebilmekteydi. Bu durum tedarik sisteminin geçmişe kıyasla biraz daha esnek hale gelmesini sağladı ve envanter maliyetinde de önemli düzeyde iyileştirme mümkün olabildi.

 

Endüstri 2.1 sürecinde meydana gelen değişimler üretim fonksiyonuna da yansıdı.Devasa boyutlarda buhar makinelerinin yerini daha küçük boyutlara sahip motorlar alınca, fabrika içerisinde daha fazla alan kullanılabilir hale geldi. Birçok endüstri bu alanları yeni makineler istihdam ederek değerlendirme yoluna gitti.  Daha optimal envanter düzeyi daha önce depolama alanı olarak kullanılan mekanların üretime tahsis edilmesi olanağını da ortaya çıktı. Bu sayede arz tarafı büyük ölçüde genişledi.

 

Üretim kapasitesine olan ihtiyaç sürekli arttığı için ilerleyen yıllarda makine sayısını artırmak yeterli üretim kapasitesi ve performans sağlamayınca, endüstriler çareyi yeni üretim prosesleri ve teknikleri tasarlamak ve içsel verimliliği artıracak metodolojiler saptamakta buldular. Bu döneme kadar henüz gelişmiş nitelikte üretim akış süreçleri, fabrika iç tasarımı, üretim ergonomisi, fabrika yerleşim düzeni gibi kavramlar yeterince bilinen yaklaşımlar değildi. Daha önceki süreçlerde fabrika organizasyonu çoğunlukla belirli bir akış sistemine göre yapılmadığından, son derece dağınık bir görünüm sergiliyordu. 1900’lü yılların başına gelindiğinde uzmanlaşma ve organizasyon endüstrilerde büyük ölçüde hayata geçirilmişti.

 Taylorizm adı verilen yaklaşım bu dönemde en önemli üretim metodolojisi haline geldi. Bu yaklaşım işin belirli parçalara bölünmesi her bir çalışanın işin belirli parçasında uzmanlaşması esasına dayanmaktaydı. İlk kez Ford tarafından geniş ölçekte otomotiv sektörüne uygulandığı için Fordizm olarak da bilinen bu yaklaşımların ortaya çıktığı ekonomik ve endüstriyel iklim, geleneksel olarak talebin bir türlü doyurulamadığı bir dönemin özelliklerini yansıtmaktadır. Dolayısıyla her iki yaklaşım da var olan kaynakları daha etkin kullanarak talebe daha rasyonel cevap verebilmenin yollarını aramıştır.

Bu yaklaşımlar sayesinde her bir iş parçacığı olabildiğince basit ve küçük parçalara ayrıldığında herkes tarafından yapılabilir hale geldi. Bunun sonucunda kalifiye işgücüne bağımlılık ortadan kalkıyor ve işgücü maliyetlerinin daha da ucuzlaması olanaklı hale geliyordu ve beraberinde işgücü maliyetlerinin azaltılmasına ve emeğin ucuzlamasına yol açtı. Bu süreçte endüstrilerin görmediği ya da görmek istemediği gerçek; çalışanların aynı zamanda müşteri de olduğu gerçeğiydi.

 

Ford aynı süreçte bir başka problemi ; üretim tezgâhları arasında parçalar taşınırken kaybolan zamanı düşürmek için  tezgahları kaldırıp bant üretimini hayata geçirdi ve inanılmaz sonuçlar elde etti. Daha önce bir otomobili geleneksel metotlar ile 12,5 saatte üretirken, bu yaklaşımla bir otomobilin üretim süresi 1,5 saate inmişti. Ford otomobil fabrikası rakiplerine oranla en az on kat daha verimli üretim gerçekleştiriyordu. Üstelik üretim unsurlarında da bir değişim siz konusu değildi. Ne çalışan sayısı artırılmıştı ne de diğer üretim faktörleri. Otomobillerin satış fiyatı daha önceki dönemin fiyatlarının neredeyse yarısına indirilmişti.

 

Fordist üretim metodu gereği üretim süreçleri standart hale getirilince üretilen ürünlerin de standart hale gelmesi durumu doğmuştu.  Henüz müşterilerin beklentileri ve beğenileri çeşitlenmediği için de bu durum bir dezavantaj değil hatta avantajdır çünkü standart  üretim yoğun olan talep için yeterliydi.

 

Fordist üretim modelinin sermaye - emek arası ilişkiler, ekonomi, endüstri ilişkileri, sosyal yaşam, siyaset kurumları ve diğer unsurlar üzerinde meydana getirdiği etkilerin boyutu büyük olmuştur. Bu dönemin yaklaşımları çerçevesinde üretim faktörü olarak emeğin bu ölçüde ucuzlaması birçok problemi beraberinde getirdi. İnsanların toplamda alım güçleri ücretlere bağlı olarak azaldığından kapitalizmin başlıca problemi olan krizler kapıdaydı. Daha da önemlisi ölçek ekonomisi çerçevesinde sürekli olarak artırılan üretim miktarı da bir süre sonra can sıkmaya başlayacaktı ki, giderek artan ürün envanterleri bunun göstergesi sayılabilirdi.

 

Ekonomik darboğaz ve işsizlik sonucu rekabet işletmeler arasında değil, ulus-devletler arasında şekillenmeye başladı ve maalesef 1914 yılında dünyanın süper güçleri arasında savaş patlak verdi. Bu savaş her nekadar küreselleşme süreci için bir duraklama olarak görülse de, Endüstri 2.0 için bir kesintiye yol açmadı çünkü endüstriler sahip oldukları teknoloji ve birikimi savaş sanayine yoğunlaştırmaları ve ülkelerinin savaş gereksinimlerini üreterek çok yüksek karlar elde ediyor olmalarıydı. Aynı zamanda pazarlama faaliyeti yürütmelerine de gerek yoktu. Bu süreçte endüstriler savaşın ne kadar karlı bir aktivite olduğunun farkına varmışlar, geçmiş dönemlerden farklı olarak savaşı endüstriyel bir aktivite haline getirmişlerdir. Savaş sonrasında ülkelerin  yeniden inşası için gerekli olan inşaat vb. ürünler üreten endüstriler öne çıktılar ya da diğerleri hızlı bir biçimde bu tür ürünleri üretmeye koyuldular.

 

I. Dünya Savaşında ülkeler  en değerli işgücü unsurlarını savaşa sürmüş, bunların büyük bölümünü de kaybetmişlerdi. Ayrıca ekonomik birikimin büyük bölümü tüketilmiş, dönemin önde gelen ülkeleri savaşı aldıkları krediler ile sürdürebilir hale gelmiştir. Yeniden imar için yeni borç bulmak adına ekonomiler iç borçlanmanın bir yolu olan borsaya yüklendiler ve ellerinde küçük te olsa bir miktar birikimi kalmış olan insanlara bu paraları karşılığında tatlı karlar önerdiler. Bu gelişmeler sonucu kısa süreli de olsa ekonomide bir bahar havası yaşanmaya başlandı. Bu refah seviyesinin arka planında hisse senetleri piyasası yer almaktadır. 1928 yılı başında Dow Jones sanayi endeksi ortalaması 191 iken, 9 Eylül 1929 yılında 382 olmuş, yani bu yıllarda yatırımcılara ödenen kâr payı %100 oranında artmıştır. 

 

Endüstriler üretim için kaynak bulmuşlardı ama endüstrileri harekete geçirecek ve hızlanmasını sağlayacak temel olgu olan tüketim ve talep unsurları atlanmıştı. Bu dönemde endüstriler yavaşlaşa da tam olarak durabilme imkanına da sahip değillerdi. Sabit maliyetler yüksek, durmaları halinde çarkı tekrar işler hale getirebilmek için kullanmaları gereken kaynakların düzeyi fazlaydı. Bu nedenle işler iyeye gitmese de durmaya cesaret edemediler. Endüstrilerin hepsi her ne olacaksa kendi kararları dışında ve birden bire olup bitmesi ümidini taşıyorlardı. Bütün bunlar olurken, bir yandan da talep yetersizliğinin bir getirisi olarak ürün envanterleri şişmeye devam ediyordu.

 

Gelişmeler 1929 yılında “Büyük Buhran” ismiyle anılacak ekonomik krizi doğurdu. Öyleki kapitalist ekonomilerin tarihte ilk kez karşı karşıya kaldıkları, yaşamın da her alanında son derece olumsuz etkilere sahip bir dönem yaşanmıştır. Endüstrilerin arkalarında satılamamış ve neredeyse dağ haline gelmiş ürün envanterleri bırakarak birden bire çökmeleri, beraberinde borsanın da çöküşüne yol açtı. Belirli bir refah ve sosyal gelir düzeyine sahip sınıflar bile sadece birkaç saat içerisinde tüm birikimlerini kaybetmiş, beş parasız hale gelmişlerdi. İnsanların kaybettikleri sadece birikimleri ile de sınırlı değildi. Büyük bir borç altına girmişler, bunun sonucunda evlerini, çiftliklerini ve diğer varlıklarına da bankalar tarafından el konulmuştu.

 

Bu dönemin en belirgin özelliği tedarik, üretim ve tüketim gibi arz zinciri fonksiyonları arasındaki dengenin tümüyle ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekte üretim için gerekli olan her şey mevcuttu, işgücü, makineler, diğer üretim araçları, gereksinim duyulan hammaddeler, taşıma sistemleri vb. geçmiş dönemde olduğu gibi varlıklarını sürdürdükleri gibi, geçmişe kıyasla daha yüksek donanıma sahiplerdi. Ancak arz zincirinin fonksiyonları arasında bulunması gereken denge ortadan kalktığı için, bu faaliyetleri uğruna yürütebilecek bir talep ve tüketim mevcut değildi. Bu nedenle üretim araçlarının neredeyse tamamı atıl hale geldi ve çürümeye bırakıldılar.

 

Endüstri 2.1’in en belirleyici özellikleri; üretimde yoğun mekanizasyon ve endüstrilerin üretim kapasitesinde görülen kayda değer artışlardır. Aynı zamanda işgücünün metalaşması ve endüstrilerde bir makine gibi işgücüne işlev yüklenmesi toplam üretim miktarını daha da artırdığı gibi verimliliği ve etkinliği de olumlu yönde etkilemiştir.

 

Üretimin kitleselleşmesi ve bu doğrultuda yapısal olarak geçirdiği dönüşümler tedarik süreçlerine de önemli ölçüde yansımıştır. Üretimin sürdürülebilmesi için sürekli olarak daha fazla hammadde ve yarı mamule gereksinim duyulmuş, bütün dünya hammadde kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Bu kapsamda hammadde elde edilecek bütün coğrafyalar taranmaya başlanmıştır ve önce ayak basılmamış Afrika ve Uzak Doğu bu arayışların yoğunlaştığı yerler haline geldiler. Eskiden ücretsiz işgücü olarak insan avına gelen beyaz adam artık hammadde bulmanın peşine düşmüş, Afrika’nın en uzak noktalarında bu arayışını sürdürmüştür.

 

Tedarik gereksinimlerinin geçmiş döneme kıyasla giderek arttığı bu süreçte ulaştırma sistemleri de gelişimini sürdürdü. Bu dönemin de hakim ulaştırma sistemi demiryolu taşımacılığıydı ama denizyolu taşımacılığında meydana gelen gelişmeler de göz alıcı nitelikteydi. Aynı zamanda bir başka taşımacılık sistemi de yüzünü göstermeye başlamıştı: karayolu taşımacılığı.

 

Karayolu araçlarının bireysel kullanımı ciddi oranda artmış, bunun yanı sıra, ticari olarak da yük taşımacılığında öne çıkmaya başlamıştı. Hiç şüphesiz ki, taşımacılık sistemlerinin ilerlemesinde enerji kaynağı olarak petrolün kullanılması ve buharlı makineler yerine içten yanmalı motorların ikame edilmesi gibi gelişmeler büyük rol oynamıştır. Taşıma araçlarının hızı artırılırken, beraberinde taşıma kapasitelerinde de önemli artışlar meydana geldi.

 

Tüketim süreçlerine bakıldığında, fabrikadan sonraki süreçte perakendeciler ve tüketiciler yer almaktaydı. Bu nedenle fabrikadan sonraki tedarik zinciri son derece yalın ve basit bir sürece sahipti. Bu dönemde üretim fonksiyonunu üstlenen fabrikalar ile arz zincirinin en sonunda yer alan nihai tüketiciler arasında perakendeciler dışında bir başka aktör bulunmuyordu.

 

Endüstri 2.2

Bu dönemde tedarik zincirinin işleyişi ve uyumu üretim lehine tekrar bozulmuştur. Büyük Savaş olarak adlandırılabilen II. Dünya Savaşı birinci savaşta olduğu gibi endüstrilere yaşadıkları ekonomik durgunluk ve çöküş sonrasında derin bir nefes aldırdı. Gerçekte kriz döneminin yarattığı problemlerin aşılabilmesi için kapitalist endüstriler başka da bir yol göremiyordu. Birinci savaşın uluslar arasında yarattığı adaletsizliği de argüman olarak kullanan siyasetçiler ekonomik krizin de yaratmış olduğu ortamda yeni bir savaş için kamuoyu yaratmakta pekte zorluk çekmediler.

 

Savaş sırasında endüstriler; çok hızlı bir dönüşümle kendilerini savaş endüstrilerine dönüştürdüler ve orduları için askeri materyaller üretmeye başladılar. Otomobil ve traktör fabrikaları tank ve zırhlı araçlar üretiyor, bazı endüstriler bunu kendi ülkelerinin ordularının yanı sıra, savaşan diğer ordulara da satabiliyordu.

 

Bu dönemin de bir sonu vardı ve hiçbir savaş sonsuza kadar devam edemezdi. Zaten bu döngüyü kırmak isteyenler fikirler üretiyordu. Bu çerçevede savaş başlamadan önce Keynes isimli bir iktisatçı o zamana kadar duyulmamış fikirleri ileri sürüyor, kapitalist endüstrilerin ve ekonomilerin yeniden bir kriz ile karşı karşıya kalmaması için reçeteler sunuyordu. Keynes 1936 yılında kaleme aldığı İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi (The General Theory of Employment, Interest and Money) isimli eserinde kamunun tüketimi sürekli kılmak için para arzını kontrol etmesini önermiş, insanların harcayabilecekleri miktarda bir gelir elde etmeleri sağlanabilirse Fordist üretim metodolojisinin en büyük kısıtlarının başında gelen talep yetersizliği probleminin ortadan kaldırılabileceğini ileri sürmüştür. Keynes’e göre klasik iktisat teorisinin ileri sürdüğü her şeyin zamanla dengeye geleceği koca bir yalandı, devlet müdahalesi olmadan ekonominin dengeye gelebilmesi olanaksızdı.

 

Endüstriler kendi yollarında ilerleyerek, Fordist üretim yöntemini pek fazla değişikliğe uğratmadan savaş sonrasında da uygulamaya devam ettiler. Ancak bu süreçte petrol türevi enerji kaynakları hem olması gereken düzeyin üzerinde bir maliyet yarattığı, hem de sürdürülebilir bir nitelik göstermediği için yeni çözümler aranmaya başlanmıştı.

 

Bu döneme damgasını vuran gelişme üretim bantlarını ve makinelerini çalıştıran enerji kaynağı olarak fosil yakıtların yerini elektrik enerjisinin almasıdır. Aslında elektrik enerjisi yüzyıllardan beri biliniyor, fakat farklı amaçlar çerçevesinde kullanılıyordu. Özellikle 1800’lü yılların son çeyreğinden başlayarak elektrikle ilgili ciddi çalışmalar gerçekleştirilmiş, önemli buluşlara imza atılmıştı. Buna karşılık elektrik enerjisi bu döneme kadar genellikle aydınlatma amacıyla kullanılmış, endüstrilerde makineleri çalıştıracak bir enerji kaynağı olarak düşünülmemişti.

 

Üretim hatlarında elektrik enerjisinin kullanılması ile birlikte üretim süreçleri son derece sistematik ve standart bir görünüm kazandı ve daha kontrol edilebilir bir hale geldi. Elektrik enerjisi petrol kökenli enerji kaynaklarına göre daha kontrol edilebilir bir niteliğe sahipti. Bunun sonucunda üretim bantları yarı otomatik ve otomatik bir nitelik kazandı. Çalışanlar üretim bantlarını gereksinimlere göre hızlandırıp yavaşlatabiliyorlardı. Değişen koşullara göre üretim süreçleri tedarik ve tüketim süreçleri uyumlaştırılabilmeye başlandığında sistemde oluşabilecek darboğazlar ortadan kaldırılabildiği ya da en azından kabul edilebilir düzeylere indirilebildiği gibi, lojistik ve üretim maliyetlerinin kontrol edilebilirliği de büyük ölçüde sağlanabildi.

 

Elektrik enerjisinin endüstrilere girmesi ile tıpkı bir Lego gibi, üretim bandını oluşturan parçalar birbirinden ayrıldı ve her biri bir üretim ünitesi olarak tanımlandı. Bu sayede gelen siparişlerin özelliklerine göre farklı üretim metodolojileri ve sistemleri kullanılabiliyordu ve farklı tür ve nitelikte siparişlerin işlendiği birbirleriyle iletişimi ve ilişki düzeyi yüksek tezgâhlar fabrikalar içerisinde konumlandırılabiliyordu.

 

İlerleyen süreçlerde endüstriler üretim sistemlerini üretim bantları yerine iş istasyonları olarak yapılandıracaklar, her bir iş istasyonunda gerçekleştirilmek üzere faaliyeti parçalarına ayırarak bunlara iş parçacıkları adını vereceklerdi. Sonuç olarak bu sistem band tipi üretim sistemine göre daha yüksek düzeyde esnekliğe sahipti ve değişen müşteri gereksinimleri çerçevesinde akış sistemleri ve iş istasyonları arası süreçler tasarlanabiliyordu. Öte yandan üretim sistemlerinin bu şekilde biçimlendirilmesi; endüstrilerin müşteri beklenti ve beğenileri çerçevesinde ürünlerinin daha fazla çeşitliliğe sahip olmasının yolunu açtı.

Başlangıçta tüm iş istasyonları tek bir enerji sistemi tarafından beslenirken, ilerleyen süreçte elektrik motorlarının hacim olarak küçülmesi ve yarattığı enerji ve güce göre çeşitlenmesi ile beraber her bir iş istasyonu farklı enerji kaynağı ile beslenmeye ve hareketi sağlayan daha küçük boyutlu elektrik motorları ile organize edilmeye başlandı. Her bir iş istasyonun bu şekilde diğerlerinden bağımsız hale gelmesi ve geçmişe kıyasla daha esnek bir yapıya kavuşması mümkün olabildi. Fabrikaların bu şekilde esnek bir nitelik kazanması beraberinde üretim süreçlerinin de esnek olmasını sağladı.

 

Tedarik zincirleri süreçlerinin de bu sistemlere uyumlu bir işleyişe ve akış sistemlerine ilişkin yeniden yapılandırılması zorunlu hale geldi ve talep tahminleme yöntemleri geliştirildi ve belirli bir düzeyde olsa da talebin öngörülebilmesi sağlanabildi.

 

Bu yaklaşımlarla ilgili olarak, Endüstri 2.2 sürecinde tedarik, üretim ve tüketim fonksiyonları arasında dengenin sağlanması endüstriler için bir öncelik olmuştur. Geçmiş deneyimleri de göz önüne alan endüstriler başka krizler ile karşı karşıya kalmamak için bu dengeyi tüketim ekseninde oluşturmaya çalışmışlar, üretim ve tedarik süreçlerini tüketim perspektifinde biçimlendirmek için çaba sarf etmişlerdir.

 

Gerçekte endüstriler müşterilerine daha yüksek miktarlarda ürün satmaktan vazgeçmiş değillerdi. Temelde yaklaşımları ölçek ekonomisi sonucu maliyeti, dolayısıyla müşterilerine arz edebildikleri fiyatı azaltarak müşteri taleplerini artırmak yerine, esnek üretim ve tedarik süreçleri sayesinde olağan talebe uygun olarak bu süreçleri işletmek ve mümkün olduğunca düşük envanter ve atıl kapasite ile faaliyetlerini yürütmek arzusuna dayanıyordu. Bu elbette hedefleri açısından belirledikleri birinci aşamaydı. Bir sonraki aşamada ise talepleri çeşitli enstrümanlar ile tetiklemenin ve artırmanın yollarını aradılar. Reklamcılık, psikoloji, sosyoloji ve hatta antropoloji gibi bilim dallarından mümkün olduğunca faydalandılar ve müşterilerin taleplerini artırabilmek için bu bilim dallarınca önerilen birçok şeyi hayata geçirdiler.

 

Geçmiş dönemlerden farklı olarak tedarik zincirlerinin en önemli bileşenlerinden birisi haline gelen reklam endüstrisinin bu gelişmelerde payı yadsınamaz. Reklamlar tüketici taleplerini tetiklediğinde farkında olmadan üretim, tedarik ve diğer aktivitelere de büyük ölçüde etkilemektedir. Müşteri talepleri tedarik zincirinin işleyişinde başlangıç noktası olarak kabul edildiğinden bu taleplerde meydana gelen negatif ya da pozitif değişimler üretim ve tedarik süreçlerinin de bu değişimlere ayak uydurabilecek ölçüde esnek olmalarını gerektirmektedir.

 

üretim ve tedarik süreçlerinin gereksinim duyduğu bu esneklik düzeyi taşıma sistemlerine de büyük ölçüde yansımıştır ve taşımacılık  hem daha hızlı ve esnek bir nitelik kazanmış hem de taşıma sistemleri arasında entegrasyon düzeyi de geçmiş dönemlere kıyasla daha da artırılmıştır. Daha önceki dönemlerde söz konusu olduğu gibi denizyolu taşımacılığında kullanılan gemilerin kapasiteleri artış göstermiş, aynı zamanda aktarmasız daha uzak mesafelere taşıma yapabilecek bir yapıya kavuşmuştur.

Demiryolu taşımacılığı halen önemli bir taşıma sistemi olsa da, hakim rolünü büyük oranda karayolu taşımacılığına kaptırmış, karayolu taşımacılığı giderek artan bir gelişme kaydetmiştir.

 

Lastik tekerlekli araçlarla gerçekleştirilen karayolu taşımacılığı II. Dünya Savaşı sırasında Alman Ordusunun mobilizasyonu artırmak için başvurduğu bir ulaştırma sistemiydi. Diğer taşıma türlerine göre son derece esnek ve yüksek düzeyde hareket kabiliyeti sağlıyordu.  Bir tek kusuru vardı: diğerleri gibi yüksek miktarda ve hacimde yük taşımaya elverişli değildi. Yaratmış olduğu avantajlarla kıyaslandığında karayolu taşımacılığının bu eksikliği görmezden gelinebilirdi ve böyle de oldu. 1956 yılında yayımlanan eyalet karayolu kanununun bir sonucu olarak, Birleşik Devletler kendi içerisinde karayolu şebekesini oluşturmanın ardından, başka ülkelerde de karayolu şebekelerinin geliştirilmesini özendirdi. Birleşik Devletler endüstrisi bu strateji çerçevesinde iki önemli stratejik silaha sahipti. Bunlardan birincisi sanayisinin en önemli unsuru olan otomotiv endüstrisi, diğeri ise göreli olarak rakiplerine oranla önemli bir potansiyele sahip olduğu petrol endüstrisiydi.

 

Karayolu ağının giderek yaygınlaşması kentleşme süreçlerine de önemli etkilerde bulunmuştur. Geçmişte iç suyolu ve deniz kenarları kentsel yerleşim alanı olarak tercih edilmekteyken Endüstri 2.2 sürecinde ise kentleşme daha ziyade karayolu şebekesine yakın noktalarda söz konusu olmaktadır.

 

Bu dönemin, belki elektrik kadar önemli kavramlarından birisi de plastiktir. Bir petrol türevi olarak plastik günümüzde neredeyse elimizi uzattığımız hemen her şeyde kullanılmaktadır. Başta ambalajlar olmak üzere, ürünlerin birçoğu temelini plastikten almaktadır. Önceki dönemlerde ambalaj hammaddesi olarak kullanılan materyaller pahalı olduklarından geri toplanması gerekiyordu. Ambalajın plastikten üretilmesi halinde, geri toplama sürecinin maliyetlerine katlanmayı gereksiz hale getirecek şekilde ambalaj maliyetleri ucuzluyordu.

 

Endüstriyel açıdan bakıldığında, plastik inanılmaz kolaylıklar sağlayan bir hammadde idi. Bir kere son derece esnekti ve maliyeti de son derece düşüktü. Plastik endüstrilerin dönüşümünde oldukça önemli rol oynadı. Ürünlerin bütününün ya da bileşenlerinin önemli kısmı plastik olunca, petrokimya endüstrisi neredeyse diğer bütün endüstrilerin bir bileşeni haline geldi. Bunun sonucunda endüstriler içerisinde üretim ve alt üretim prosesleri farklılaşmaya ve alt üretim süreçleri fabrika dışındaki bir başka endüstrilerce gerçekleştirilmeye başlandı.

 

Ama ilerleyen yıllarda petrokimya endüstrisinin küresel kirlenmeye önemli katkıları olduğu anlaşıldı.

 

Bu dönemin siyasal ve uluslararası çevresine bakıldığında küreselleşme süreci 1945 yılına kadar duraklama süreci içerisinde olmuş, savaş sona erip tam devam edeceği düşünülürken, Sovyetler ve doğu bloğu kapitalist dünyanın ve ekonomilerin karşısında politik ve ekonomik bir güç olarak yerini almıştır. Bu gelişmeler sonucunda küreselleşme tekrar harekete geçemeden yeniden duraklama evresine girdi. Artık dünyanın her yeri kapitalist ekonomiler için bir pazar ve tedarik kaynağı değildi. Devletler de kamu girişimleri vasıtasıyla iktisadi faaliyetler yürütüyordu. Üstelik kamu yararı gibi kapitalist endüstrilerin sevmediği argümanlara da sahiplerdi ve bazen düşük karlarla ya da kar etmeden kamu yararı gereği vatandaşlara ürün arz edebiliyorlardı. Oysa kapitalist ekonomiler karlılığa son derece bağımlıydı. Komünist olmayan ülkelerde bile devletçi ekonomiler yürütülüyor, birçok faaliyet devlet eliyle yerine getiriliyordu. Aynı zamanda stratejik ve ulusal güvenlikle ilgili olarak, bir takım sektörel alanlar özel girişimlere kapatılabiliyor ya da önemli sınırlamalar getirilebiliyordu.

 

Kapitalist ekonomi ve endüstriler yeniden hayallerini hayata geçirebilecek bir siyasal sistem yaratabilmek için giderek siyasallaştılar ve bu yapıyı oluşturmak için bir takım girişimlerde bulundular. Savaşın sonunda bir araya gelen galipler küresel para sisteminin yeniden inşası için görüşmeler başlattılar. Bu sürecin sonunda yeni dünyanın parasal düzeni artık Bretton-Woods sistemi olarak anılacaktı. Bu sistemde dolar ön plana çıkıyor, dünya üzerinde dolaşımda bulunan her bir dolar belirli bir altın değerine endeksleniyordu. Bu sayede tüm ulusal paralar altın fiyatına, dolaylı olarak da dolara bağlanmış oldu. Bu durum küresel ticarette belirli bir para biriminin öncelikli bir niteliğe kavuşması anlamına geliyordu ki aynı zamanda bu para birimine sahip olan devletlerin de küresel pazara hakim olması anlamına gelmekteydi. Bu sistemin işler hale getirilebilmesi için bir uluslararası kuruluşun oluşturulmasına da bu görüşmeler sırasında karar verildi. Bunun sonucunda Dünya para sistemini yönetecek olan Uluslararası Para Fonu (IMF) kurulacaktı.

 

Bretton-Woods sistemi Birleşik Devletlerin rezervinde çok yüksek miktarda altının birikmesine olanak sağladı. Uluslararası ticaret yapabilmek için ülkeler küresel bir para birimi haline gelen dolar alabilmek için ellerinde bulundurdukları altınları  Birleşik Devletler rezervine gönderiyorlardı. 1960’ların sonuna gelindiğinde Dünya’da mevcut altın rezervinin yarıdan fazlası Birleşik Devletlerdeydi. FED olarak da bilinen Amerikan Merkez Bankası bastığı her bir dolar karşılığında dünyadan önemli miktarda altın topluyordu. Bu sistem ilerleyen süreçte sıkıntıya girmeye başladı. Başta Fransa olmak üzere birçok ülke duruma uyandı ve eğer altın ile dolar eşitse neden elimizdeki dolarlara karşı altın almayalım diye düşündüler ve ellerindeki yüksek miktarda dolar karşılığı altın talep ettiler. İlerleyen süreçte bunun bedelini başta Charles de Gaulle olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin siyasi lideri iktidarlarını kaybederek ödeyeceklerdi.

IMF aynı zamanda dış ödemeler dengesi açık veren ülkelere kredi vererek, ekonomilerinin dengeye gelmesi için de enstrüman olarak kullanılıyordu. Bunun yanı sıra söz konusu ülkeler ekonomik politikalarını IMF den bağımsız yürütemez hale geliyorlardı. Öyle ki devalüasyon yapıp yapmamalarına ilişkin kararları IMF önerileri çerçevesinde belirliyorlardı. Bu çerçevede küresel ekonomik sistem bütün iktisadi yaşamla birlikte endüstriyel faaliyetleri etkileyecek ve biçimlendirebilecek bir nitelik kazanmıştı.

 

Genel olarak endüstri 2.0 değerlendirildiğinde; elektrik enerjisinin üretimde kullanılmasıyla üretim süreçlerinin daha kontrol edilebilir bir hale gelmesi bu dönemin en belirgin özelliklerinin başında gelmektedir. Diğer yandan kitlesel ve standart hale getirilmiş üretimden belirli ölçülerde vazgeçilmiş, bunun yerini müşteri bazlı üretim sistemleri almaya başlamıştır. Bunun sonucunda standart ürünler yerine müşteri beklenti ve beğenilerine göre çeşitlendirilmiş ürünler ön plana geçmeye başlamıştır. Diğer yandan kapitalist endüstriler bu özelliklerini bireyselleşme ve özgürleşme propagandası ile daha fazla ön plana çıkarmış, devletçi ve komünist ekonomiler daha standart nitelikte üretim süreçleri kullanarak, standart ürünler üretirken, kapitalist endüstriler insanlara kendin ol türü propagandalarla özelleştirilmiş ürünleri tüketmelerini öğütlemiştir.

 

Bu süreçte hızla markalaşan endüstriler marka kullanmanın eşsiz güzelliklerinden bahsetmeye ve bunu potansiyel müşterilerine pazarlamaya başladılar. İnsanlara söyledikleri özünde tüketimin kendilerini özgür ve özel hale getireceği, daha da önemlisi diğerlerinden farklı kılacağıydı. İlerleyen dönemlerde kapitalist ekonomiler ve endüstriler bu markaları koçbaşı olarak kullanacaklar, doğrudan giremedikleri coğrafyalara bu markalar sayesinde nüfuz edeceklerdi.

 

Endüstri 2.0’ın son süreçlerinde küreselleşmenin üçüncü dalgası ve Endüstri 3.0’a yön verecek gelişmelerin tohumları atılmaya başlanmıştı. Bunların başında belki de en önemlisi dijital döneme kapıları aralayacak olan elektronik sistemleri ve veri işleme unsurlarıydı.

 

1989 yılında çift kutuplu dünyanın ortadan kalkmasını sembolize eden Berlin Duvarının yıkılması, küreselleşmenin yeniden harekete geçmesi anlamına geliyordu ki, küreselleşme süreci Endüstri 2.0 sürecinde geliştirdiği yeni dinamiklere ve stratejik silahlara sahipti. Bu silahların başında da internet ve bilgi iletişim teknolojileri geliyordu.

©2020 by Yonetibilisim. Heart, Brain and Technology

For The World We Deserve and Desire