ENDÜSTRİ 3.0 Teknolojik Dünya

Berlin Duvarı yıkılmadan önceki süreçte dünya iki kutuplu bir görünüm sergiliyordu ve kapitalist endüstriler için komünist ve devletçi ekonomilerin bulunduğu coğrafyalar hem pazar hem de tedarik kaynağı olarak erişilemeyen yerler haline gelmişti. Bunun neticesinde kapitalist endüstrileri besleyecek hammadde ve yarı mamul kaynakları yeterli düzeyde olmadığı gibi rekabet ortamında stratejik avantaj sağlayacak nitelikte de değildi. Hatta devletçi ekonomiler bu tedarik kaynaklarına erişime izin vermedikleri gibi kendi coğrafyaları dışındaki tedarik kaynakları için de kapitalist endüstrilere rakip olabiliyorlar, bu çerçevede tedarik maliyetlerinin daha da artmasına yol açabiliyorlardı.

Devletçi ekonomiler işgücü maliyetini de önemli ölçüde artırmaktaydı. Bu ekonomilerin uyguladıkları sosyal politikalar işgücü için katlanılan maliyetleri büyük ölçüde artırıyor, bunun sonucunda kapitalist endüstriler dünya işgücü pazarından yeterli ölçüde faydalanamıyordu.

Endüstri 3.0 öncesi süreçlerde değer zincirlerine hakim olan unsur üretim faaliyetleriydi. Dolayısıyla sistem üretim aktivitelerini gerçekleştiren aktörler tarafından domine ediliyor, üretim, tedarik lojistik ve diğer süreçler üreticiler tarafından tasarımlanıyordu.

Küreselleşmenin üçüncü dalgası harekete geçerken, öncelikli iş komünist- sosyalist blok yıkılması, beraberinde devletçi ekonomi modeli uygulayan devletlerin hızla kapitalist bloğun içerisine çekilmesiydi. Bunun için ellerinde mevcut olan tüm enstrümanları kullanmaktan çekinmediler. Müzik, sinema, romanlar ve bir sürü sanatsal nitelikli unsuru bu amaç doğrultusunda harekete geçirdiler. Hepsinin ortak mesajı özgür yaşamın ancak Amerikan tarzı yaşam ve serbest piyasa koşullarına tam olarak iman edildiğinde mümkün olabileceğine ilişkindi. Bu yoğun faaliyetler artan ekonomik sıkıntılarla birleşince komünist ekonomik sistemlerde yaşayan insanlar kapitalist dünyanın özgürlük ve refah çağrılarına daha fazla kulak vermeye başladılar. Nihai olarak Sovyetler Birliği ve komünist blok bütünüyle çöktü. Artık yapılması gereken konu devletçi ekonomilerin küresel rekabete açılması ve sistemlerinin hızlı bir biçimde dönüşümüydü.

Küreselleşme, ulusal hükümetlerin ekonomik rollerini azaltmış, küresel rekabetin ülkelerden çok, uluslararası şirketler arasında olmasına yol açan bir süreci hızlandırmıştır. 1989 yılının sonlarında Berlin Duvan’mn yıkılması ve hemen ardından 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması 80’li yılların başında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) muhafazakarların piyasa ekonomisini devletin etki alanından çıkarmasıyla (deregulation) başlayan Yeni Ekonomik Düzeninin tamamlayıcısı olmuştur. Sonuçta kapitalist endüstriler  karşılarında uçsuz bucaksız bir pazar ve üretim faaliyetlerinde kullanacakları ucuz, devasa bir işgücü buldular. Öte yandan bu geniş küresel pazar kapitalist endüstrilerin ürettikleri ürünlere karşı son derece açıktı. Ancak bu tüketicilerin önemli bir bölümü bu ürünlerden hatta bunlara gereksinimlerinin olup olmadığından bile habersizdi ve bunları satın alabilecek birikimlere sahip de değillerdi. Olanlar için ise her birinin sahip olduğu alışkanlıklar ve beklentilerin farklı olması; Endüstri 3.0 sürecinde belirleyici unsur konumuna tüketim faktörünü yerleştirdi. O zamana kadar hakim rolü oynayan üretim yerini yavaşça tüketime terk etmişti.

Bu süreçte endüstriler arz ettikleri ürünlere talebi artırmanın en temel yolunun bu ürünlere ilişkin gereksinimleri artırmak, gereksinim yoksa meydana getirmek olduğunu kısa zamanda kavradılar. Bu dönemde talep yaratmanın en önemli koşulu iyi reklam yapmak olmuştu.  Reklamcılar endüstrilerin talebe ilişkin kısıtlarını ortadan kaldırabilmek adına tüketicileri bu ürünlere ihtiyaçlarının olduğuna inandırabilmek için ellerinde bulunan tüm enstrümanları kullanmaya başladılar.

Bir önceki dönemin endüstrileri tedarik ve satın alma sürecinden başlayarak, ürünün müşteriye teslim edildiği sürece kadar olan bütün faaliyetleri doğrudan üstleniyor, buna ilişkin yatırımları doğrudan yapıyorlardı. Bununla birlikte bir takım aktiviteler katma değer yaratmasa da sistemin bir parçası olarak görülmekte ve zarara yol açsa da katlanılması gereken bir maliyet olarak değerlendirilmekteydi. Ancak yeni dönemin rekabet gerçeği doğmuş Endüstri 3.0 dünyasında her bir maliyet kalemi endüstriler tarafından daha yakın takip edilmeye başlanmıştır çünkü müşteriler hem kalite hem de düşük fiyat talep ediyordu ve bunu sağlamanın koşulları maliyetleri kontrol altına almaktan geçiyordu. Endüstriler bu süreçte katlandıkları tüm maliyetleri gözden geçirmeye ve bunları azaltıp azaltamayacaklarına odaklanmaya başladılar. Bunun sonucunda endüstriler gerçekleştirdikleri faaliyetleri katma değer yaratan ve katma değer yaratmayan faaliyetler şeklinde parçalara ayırdılar ve katma değer yaratmayan işleri kendi işleri olarak görebilecek, dış kaynak olarak tanımlanan işletmeleri bulmaya çalıştılar.

Endüstriler başlangıçta kendi faaliyetleri ile pekte ilişkili olmayan ya da en azından doğrudan ilişkisi bulunmayan taşımacılık gibi faaliyetleri dış kaynaklara yönlendirmeye başladılar. Taşıma faaliyetlerinin dış kaynaklarca yapılmasının yarattığı faydaların farkına varılması sonucu depo vb. faaliyetler de işletmenin iç çevresi yerine dış çevresini oluşturan paydaşlar tarafından gerçekleştirilmeye başlandı. Devamında endüstriler gerçekleştirdikleri üretim faaliyetlerini de küçük parçalara ayırmaya başladılar. Böylece endüstriyel faaliyetler bütüncül bir yaklaşımdan uzaklaşarak, hızla mikro düzeyde iş parçacıklarından oluşan süreçler haline gelmeye başladı. İşletmeler her bir iş parçacığının stratejik bir niteliği mevcut değilse ve bunların dış kaynaklarca yerine getirilmesi maliyet avantajı yaratıyorsa bu iş parçacıkları gerçekleştirilmek üzere dışsal aktörlere gönderiliyordu. Bu sürecin sonunda işletmeler ve endüstriler giderek devasa tedarik zincirleri haline geldiler. Endüstri 3.0 sürecinde tedarik zincirleri giderek küresel bir nitelik kazanmıştır. İlerleyen süreçte bazı endüstriler artık fabrikalara gereksinimleri olmadığını düşünerek fabrikalarını kapatmış, en başından sonuna kadar tedarik zinciri süreçlerinin tamamını dış kaynak kullanımı yoluyla gerçekleştirmeye başlamıştır.

Endüstri 3.0 dönemi bu nedenle markalaşma dönemi olarak da tanımlanabilmektedir. Elbette markalar daha önceki dönemlerde de mevcuttu fakat hiçbiri bu dönemde olduğu kadar küresel bir nitelik kazanmamıştı. Bu perspektifte işletmeler ellerindeki markaları daha da geliştirmek ve küresel özelliklerini daha fazla artırabilmek için üretim dahil bütün fiziksel süreçleri dış kaynaklara yönlendirdiler ve bu sayede marka geliştirmeye odaklanacak zaman ve imkan yaratmaya olanak sağladılar. Dolayısıyla belirli bir coğrafyadaki işgücüne bağımlılıkları da ortadan kalkmış oldu. Öte yandan iş alanlarının küresel ölçüde yayılması çalışmak için kendi ülkelerine gelen insanların da ülkelerinde kalmalarına, dolayısıyla belirli bir ülkede göç baskısı yaratmamalarına yol açabildi. Bu çağda ise markalar ürünlerden daha ileri bir nitelikte kişilik kazanmaya ve tüketiciler ile özdeşleştirilmeye başladı. Tükettiğin ürün seni çekici, bakımlı, özenli, neşeli ve başka bir sürü görünüme kavuşturabilmekteydi.

Markalaşama süreci için gerekli olan emeğin sağlanmasına katkı veren, her bir iş parçacığının dünyanın farklı yerlerinde bulunan partnerler tarafından gerçekleştirildiği devasa boyutlara sahip tedarik zincirlerini

  • iletişim ve haberleşme alanlarında görülen “teknoloji devrimi” olarak değerlendirebileceğimiz ilerlemeler

  • ulaşım alanında görülen büyük gelişmeler sağlamıştır.

Elektronik alanında görülen bu gelişmeler sayesinde öncelikle kullanılan bilgisayarlar küçüldü ve evlerde ve ofislerde kullanabileceğimiz küçük elektronik aygıtlara dönüştü. Bilgisayar alanında bir diğer önemli gelişme ise mikroçip teknolojisinde gözlemlenmiştir. Daha önceki süreçte kullanılan transistörler yerine yaygın olarak CPU adı verilen mikroçipler kullanılmaya başlanmıştır. Bütün bu çabaların sonucunda bilgisayarlar ve sistemler kullanıcı dostu haline geldi ve neredeyse bütün endüstrilerde ve işletmelerde kullanılabilir bir nitelik kazandı. Bu süreçte tüm tedarik, üretim ve lojistik süreçlerini bilgisayarlar aracılığı ile yürütmeyen işletme neredeyse kalmamış gibiydi. Dolayısıyla yeni nesil bilgisayarlar bu süreçleri geçmiştekinden çok daha fazla yalın ve planlanabilir bir hale getirdi. Aynı zamanda insan faktörü olabildiğince dışarıda bırakıldığından hata olasılığı da son derece düşüktü.

Bilgisayarların küçülmesi ve maliyetlerinin düşmesi ile bireyler de bilgisayar kullanıcısı haline geldiler. Dijital dünya olarak adlandırılan süreç başlamıştı. Dijital dünyanın oluşumunda bir başka önemli etken ise internet oldu. İlerleyen dönemde internet kullanımı ve kullanıcıların sayısı kayda değer bir biçimde artış gösterdi. Kamu kuruluşlarının dışında endüstriler, işletmeler ve bireysel kullanıcılar da yıldan yıla artış gösteren bir nitelikte internet kullanıcısı haline geldiler.

Endüstri 3.0 sürecinde dünya üzerinde telefon hatlarının giderek yaygınlaşması ve iletimi daha hızlı ve veri kaybı olmaksızın gerçekleştiren fiber optik kabloların kullanılması; iletişim ve haberleşmenin hızla küresel bir niteliğe kavuşmasına olanak sağladı. 1990’ların ortalarına gelindiğinde elektronik özellikleri gelişmiş cep telefonları kişisel kullanıma sunulmuş, bununla ilgili iletişim şebekeleri entegre hale gelmişti. Telefonun bu ölçüde gelişimi endüstriyel süreçlerde de önemli dönüşümlere yol açtı. İşletmeler tedarik zincirleri içerisinde yer alan partnerleri ile daha hızlı ve kolay bir iletişim gerçekleştirebilir hale geldi ki, bunun doğal sonucu olarak değişken durumlara ilişkin stratejik karar alabilme olanakları giderek arttı.

Tedarik zincirinin giderek genişlemesi ve fonksiyonların birbirinden coğrafi olarak artan bir biçimde uzaklaşması bunlar arasında entegrasyonun da bilgisayarlar vee gelişmiş iletişim teknolojileri ile sağlanması sonucu resim tamamlanmış oldu. Birbirlerinden kilometrelerce uzak mesafelerde konumlanmış tedarik zinciri aktörleri ofislerinden ayrılmaksızın bilgisayar ekranlarını kullanarak toplantı yapabilmektedirler. Aynı zamanda işletmenin Frankfurt tasarım ofisinde çizimi gerçekleştirilen bir ürün; e-posta ile New York ofisine gönderilip, prototip üretimi burada gerçekleştirildikten sonra, seri üretimine geçilmesi için bilgiler ve detayların yer aldığı iş emirleri Endonezya ya da Çin gibi ülkelerdeki üretim birimlerine gönderilebilmektedir.

Öte yandan, endüstriler geliştirilen yazılımlar sayesinde her türlü tasarım faaliyetlerini bilgisayarlar ile yapmaya başladılar. Teknolojik gelişmeler, bilgisayar destekli üretim, üretimde otomasyonun artırılması, işletmelerde özellikle 1980’li yıllardan başlayarak ileri üretim teknolojilerinin kullanılmasına, yeni yönetim ve üretim yaklaşımlarının uygulanmasına neden olmuştur. Tasarımın giderek dijitalleşmesi ile birlikte tasarlanan ve tasarım sürecinin ardından, üretilerek müşterilere arz edilen ürünlerin sayısında ve çeşitliliğinde bir patlama meydana geldi. Endüstriler tasarım süreçlerini dijitalleştirerek, daha etkin bir görünüme kavuşturmakla birlikte müşterilerinin taleplerine daha hızlı ve etkin bir biçimde cevap verebilir hale geldiler.

Endüstri 3.0 sürecinde tüketicilerin önemsediği bir diğer önemli konu da kendilerine arz edilen ürünlerin fiyatlarıydı. Tüketiciler iletişim ve haberleşme teknolojisinin gelişmesi ile birlikte, rakip endüstrilerin ürettiği ürünlerin kaliteleri, fiyatları ve diğer koşullan hakkında daha fazla bilgi sahibi haline gelmiş, taleplerini daha rasyonel bir temelde gerçekleştirmeye başlamışlardı. Ürünlerin fiyatlarını azaltabilmenin bir yolu  olarak geleneksel üretim prosesleri ile üretimde kullanılan materyallerin dönüşümü oldu. Özellikle bu dönemde, geçmişte olduğundan daha fazla gelişim gösteren petro-kimya endüstrisinin çıktıları endüstrilerde daha fazla kullanılma başlandı.  Örneğin mobilya endüstrisinde artık ya çok az ağaç kullanıyoruz ya da hiç kullanmıyoruz. Bunların yerini çoktan plastikler ve sıkıştırılmış talaşlardan üretilen kontrplaklar ile OSB adı verilen materyaller aldı. Ürünler son derece ucuzlamakla birlikte, geçmişe kıyasla ömürleri düşüktü. Tüketiciler bunu kabul edebilir buldular, çünkü hem kıyaslanamayacak ölçüde daha ucuz ürün tüketiyorlar hem de zaten aldıkları ürünler teknolojik gelişmelerden dolayı kısa bir süre sonra demode hale geliyordu.

Endüstriler zorunlu olarak tedarik zincirlerini hızlandırırken beraberinde operasyon hızının artması ile maliyetlerin de azalabildiğini gördüler. Sistem yavaşladıkça toplam maliyetler artıyor, hız artırılabildiği sürece maliyetler düşüyordu. Endüstriler hızın gerçekte stratejik bir silah olduğunu anlamışlardı ve hıza kontrol edilebilir bir nitelik kazandırabilmek için kafa yormaya başladılar. Sonuç: talebin bir miktar öngörülebilir olması halinde, hızın da buna uygun olarak ayarlanabileceği idi. Dolayısıyla taleplerin daha fazla öngörülebilir olması; tüketiciler ile daha yakın ilişkilerin kurulmasını gerektiriyordu. Bu nedenle endüstriler dijital sistemlerden yararlanarak tüketicilerle daha yakın ilişki kurmalarını sağlayacak yöntemlerin arayışına girdiler. Bu yöntemlerden bir tanesi e-ticaret platformları oldu. Endüstriler internet üzerinde oluşturdukları e-ticaret uygulamalarıyla müşterileri ile son derece yakın ilişkiler kurabilecekleri platformlara sahip oldular. Birinci olarak; müşterileri ile aralarındaki mesafeyi kaldırmışlardı. Müşterileri ile doğrudan ilişki içerisindelerdi ve artık tüketicilerin ve endüstrilerin aralarında bulunan dağıtımcılara ve perakendecilere bağımlılıkları büyük oranda zayıflamıştı ve hatta bu sayede büyük maliyet avantajı da yakalamışlardı.

E-ticaret platformları ile ilgili olarak eksik parça olan ödeme sistemlerinin de genel sürece entegre edilmesi sayesinde süreç bütünleştirildi. Herkes kredi kartı sahibi olmaya başladı ki geçmişte bankada yüklü bir parası olmayan birisinin kredi kartı sahibi olması düşünülemezdi bile. Müşterilerin sisteme girdikleri kendileri ile ilgili bilgiler işletmelerin bilgi havuzunda tutularak işleniyor, talep ve müşteri beklentilerine ilişkin detaylı bilgilere bu sayede ulaşılabiliyordu. Üstelik müşteriler bu bilgileri sisteme ücret talep etmeksizin giriyorlar bunca veri girişi endüstriler için bedavaya getiriliyordu.

E-ticaret platformları müşterilerin taleplerini karşılamanın yanı sıra şikayetlerini de doğrudan endüstrilere iletebilmelerine olanak sağladı. Tüketiciler bu platform sayesinde üründen ya da aldıkları hizmetlerden şikayetleri varsa bu kanallar vasıtasıyla bunları doğrudan endüstriler ile paylaşmaya başladılar. Bu durum müşterilerin beklentileri çerçevesinde endüstrilerin kendilerini ve faaliyetlerini gözden geçirmelerine imkan sağladı.

Tedarik zincirleri daha yalın hale gelirken, lojistik faaliyetler doğrudan bir nitelik kazandı. Geçmişte üretilen ürünler birden fazla aktörden geçerek tüketiciye ulaştırılırken, günümüzde müşterilerden doğrudan bir şekilde alınan siparişler aynı şekilde doğrudan karşılanabilmektedir.

Kısa bir süre içerisinde endüstriler sosyal medyanın etkisini ve gücünü keşfettiler. Çok kısa bir sürede bir haber ya da reklam; sayıların on binlerle ifade edilebilen potansiyel müşterilere ulaşıyor, aynı zamanda bunların tepkileri eş zamanlı olarak alınabiliyordu. Çok kısa bir süre sonra Facebook, Instagram ve Twitter gibi sosyal medya platformlarında sayfası bulunmayan endüstri ve işletme neredeyse mevcut değildi. Çünkü müşteri davranışı evrilmişti.Örneğin bir otomobil almak istiyorsunuz. Fakat tam olarak hangi otomobili satın alacağınız konusunda bir fikre varabilmiş değilsiniz. Aklınızda belki birkaç model var, ama bu markalara ait modelleri internet sitelerinde sayısız kere incelemenize rağmen bir türlü karar veremiyorsunuz. Ne yapardınız? Tabii ki  binlerce insan gibi forum sayfalarında modeller hakkında görüşlere ve şikayetlere göz atmayı deneyeceksiniz. Çünkü insanlar bu ürünleri kullandıktan sonra beğenilerini ve şikâyetlerini herhangi bir sınırlama veya çıkarları söz konusu olmadan özgürce yazabiliyorlar.

Giderek daha fazla dijital bir nitelik kazanan dünya bütün endüstriyel süreçlerin de dönüşümünü beraberinde getirdi. Artık hiçbir endüstriyel faaliyeti ya da tedarik zinciri operasyonunu dijital unsurlar olmadan yerine getiremiyoruz. Öte yandan tüm üretim, tedarik ve lojistik faaliyetlerimiz olabildiğince mikro iş parçacıklarından oluşuyor ve bunları en iyi ve etkin kim yapabilecekse onun tarafından yerine getiriliyor.

Geçmiş dönemlerle kıyasladığımızda çok uzak mesafeleri çok kısa sürelerde kat edebiliyoruz. Bu süreçte tüketiciler talep ettikleri ürünler ile ilgili olarak daha kısa sürede ürünün kendilerine teslim edilmesi isteyebilmektedir. Tüketicilerin ürünlere ve arz edilen hizmet düzeyine ilişkin tolerans düzeyleri artık son derece sınırlıdır ve en küçük bir memnuniyetsizlik durumunda ürünü satın almaktan vazgeçebilmektedirler.

Öte yandan küçük birimler halinde satın alma problemi farklı dağıtım ve taşıma sistemlerinin geliştirilmesi ile çözülebilmiştir. Çapraz sevkiyat “cross docking”, döngüsel dağıtım “milk run", çok türlü taşımacılık “intermodalite”, sevkiyatlann birleştirilmesi “consolidation” gibi uygulamalar daha küçük birimler halinde taşıma sonucu katlanılabilecek yüksek operasyon maliyeti sorunu ortadan kaldırabilmiştir.

Bu süreçte perakende alanında da önemli değişimler söz konusu oldu. Geçmişte perakendeci denildiğinde akla küçük bakkal market ya da esnaflar gelirken, günümüzde perakendecilerin ölçeği giderek büyümektedir. Hatta bazı perakendeciler ürünlerini müşterilere arz ettikleri endüstrilerden de büyük ölçekli hale gelebilmişlerdir. Büyük ölçekli perakendeciler ölçek ekonomisi çerçevesinde tedariklerini daha yüksek miktarlarda yapabiliyor, bunun sonucunda daha yüksek iskontolar ve ödeme avantajları elde ederek bu avantajlarını fiyatlarına yansıtabiliyorlardı, sahip oldukları finansal güçleri ile müşterilerine cazip gelecek ödeme koşulları da sunmaya başladılar.

Büyük perakendeciler tedarikçilerinden ürünleri toplarken, optimal noktalarda kurduğu toplama merkezlerinde bunları bir araya getirerek, en yüksek faydayı sağlayacak taşıma türü ve yöntemi ile perakende merkezlerine taşımış, dağıtımlarında da tam tersi süreçleri işletebilmiştir. Öte yandan bilgi işletim sistemleri ile birlikte uzaktan algılama, konveyör sistemleri ve tanımlama sistemleri gibi teknolojik uygulamaları en geniş perspektifte ve en yüksek başarı ile uygulayabilen büyük perakendeciler olmuştur.

Perakendecilerin ölçekleri büyüdükçe, endüstriler ile daha eşit ilişkiler geliştirebilmiş, en sonunda göreli olarak baskın bir rol üstlenmişlerdir. Tedarikçiler ve endüstrilerle entegrasyon düzeyini geliştirebilmek için çok yönlü stratejiler geliştirmişlerdir. Bu stratejilerden bir tanesi; yatay birleşme stratejileridir. Bu strateji; kendi içerisinde de ki gruba ayrılabilmektedir. Geriye doğru yatay birleşme; tedarik zinciri içerisinde yer alan endüstriler ile işbirliği yaparak, kendi markalarını ürettirmekte ve bu ürünleri müşterilerine arz etmektedirler. İleriye doğru yatay bütünleşme stratejisi ise; bağımsız satış noktalarının markaların satış noktası gibi algılanmasını sağlayan, her bayinin tabelasına baktığınızda kocaman marka isimlerini gördüğümüz zincir yapısının oluşturulmasıdır.

Endüstri 3.0 sürecinde kitlesel üretim işlevselliğini neredeyse bütünüyle yitirmiş, bunun yerine yeni üretim metodolojileri ve yaklaşımları ikame edilmiştir. Post-fordist yaklaşımlar olarak da tanımlanabilen bu metodolojiler, esnek üretim türleri olarak meydana çıkmışlardı. Bu yaklaşımlar gerçekte endüstri 3.0 daha başlamadan önce Japon endüstriler tarafından geliştirilmişlerdi ve esas olarak Japon tüketicilerinin tüketime ilişkin yaklaşımlarının bir eserleriydi. Japonlar diğer ülkelerin tüketicilerine göre farklıydı ve standart ürünleri talep etmiyorlardı. Dolayısıyla endüstri 3.0 sürecinde popüler olan bu üretim metotları ilk olarak Japon endüstrisinde daha mikro ölçekte başlamıştı.

Kullanılan üretim metodolojilerinden birincisi yalın üretim “lean production” yaklaşımıdır. Yalın üretim; katma değer yaratmayan ve çıktılar açısından değerlendirildiğinde gerçekte gereksinim duyulmayan bütün faaliyetlerin üretim sistemlerinden çıkarılmasını ve sistemin dışında bırakılmasını ifade eden bir endüstriyel yaklaşımdır. bu metodoloji için kullanılabilecek en net ifade tasarruf kavramıdır. İlk olarak otomotiv endüstrisinin en bilinen aktörlerinden biri olan Toyota’da kullanıldığı için Toyata Üretim Sistemi olarak da tanımlanabilmektedir. Toyota bu üretim metodolojisinde tam zamanında üretim olarak adlandırılan JIT “Just in Time" yaklaşımını da sistematize ederek üretim sistemlerine yeni bir soluk getirmiş, üretimde kullanılan kaynakları olağanüstü azaltmasının yanı sıra, elde ettiği katma değer de artış göstermiştir. Gereksiz olan her iş parçacığı elenmiş, taşıma faaliyetleri ile ilgili problemleri optimal yerleşim yerleri seçerek ve buralara taşınarak çözerken, endüstri içinde gerçekleştirilen fabrika içi sevk operasyonlarını azaltabilmek için fabrika tasarımlarını gözden geçirilmiştir.

Endüstriler için fazladan tutulan hammadde, yarı mamül ve ürün stokları da bir başka problemdi. Endüstriler bu sorunun daha çok geleneksel itme stratejisinden kaynaklandığını gördüler. İtme stratejisi; tedarik kaynağından başlayarak, tüketim noktasına kadar materyallerin itilmesi ile gerçekleşen bir süreç yaklaşımıydı. Buna göre; müşteriler henüz talepte bulunmasa da endüstriler ürünleri üretmekte ve müşterilerine bunları sevk etmektelerdi. Buna karşılık çekme stratejisini geliştirdiler ; bu stratejiye göre; mikro parçalarına ayrılan iş parçacıklarından sorumlu olan iş istasyonları kendisinden bir sonraki istasyon için tedarikçi, bir önceki istasyon için ise müşteri rolü üsteniyordu. Bu perspektifte üretim faaliyetinin başlangıcı müşterilerin siparişleriydi ve ancak müşteri bir birim ürün talebinde bulunduğunda süreç işlemeye başlıyordu. Her bir birim gereksinim duyduğu kadar hammadde ya da yarı mamulü bir önceki birimden talep ediyordu. Dolayısıyla, bir önceki birim çekmeden işlem söz konusu olmadığı için, materyaller birimlerin ellerinde fazladan ve gereksiz bir şekilde yer almıyor, bu sayede maliyetler azaltılabildiği gibi, işin yavaşlaması da söz konusu olmuyordu.

Katma değer yaratmayan türde faaliyetler için ise, gerçekleştirilmeleri için üretim sahaları dışında başka çözümler aranmıştır. Bu konuda en iyi örneklerden birisi de depoların bu perspektif çerçevesinde yapısal olarak dönüşümleridir. Geçmişte üretim sahaları içerisinde gerçekleştirilen bir takım faaliyetler fabrikaların dışına çıkarılarak depolarda yapılmaya başlanmıştır. Örnek olarak üretim öncesinde gerçekleştirilen bir çok aktivite depo sahalarında yapılmaya başlanmıştır. Partilerin hazırlanması, hammaddenin sınıflandırılması ve ayrıştırılması, gruplandırma vb. bir çok faaliyet artık depolarda yapılabilmekte, üretim doğrudan ana faaliyet alanına odaklanabilmektedir.

Kitlesel üretimde üretim bantlarının hiç durmadan çalışması esastı. Yalın üretim; gerektiğinde üretim faaliyetinin yapılması, bunun dışında gerekmedikçe makinelerin çalıştırılmaması ilkesine dayanıyordu. Gereksiz yere makinelerin çalışması fazladan envanter, dolayısıyla maliyet ve verimsizlik anlamına geliyordu.

Gerçekte yalın üretim tek başına bir üretim felsefesidir. Bütünleşik bir çok yaklaşımla mümkün olmaktadır. Bu yaklaşımlardan birisi Kanban yaklaşımıdır. Kanban: çekme stratejisine bağlı olarak bir çizelgeleme yöntemidir. Bir diğer endüstriyel yaklaşım ise toplam verimli bakım “total productive maintenance” olarak adlandırılan metodolojidir. Bu yaklaşım; bütün üretim araçlarının en iyi şekilde tutulması ve bunların olabilecek en verimli bir biçimde çalışmalarının sağlanması ilkesine dayanmaktadır. Bir diğer üretim metodolojisi de 5S yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre; iş ortamı olabilecek en yüksek düzeyde temiz ve düzenli bir hale getirilebilirse verimsizliğe yol açacak etkenler de ortadan kaldırılabilir.

Günümüzde en fazla öne çıkan esnek üretim metodolojilerinden birisi de çevik üretim “agile production” sistemleridir. Çevik üretim; belirsiz pazar koşullarına uygun bir biçimde pozisyon alınabilmesi ve tüketici taleplerinin doğru ve eksiksiz, aynı zamanda yüksek memnuniyet seviyesinde karşılanabilmesine odaklanmaktadır. Bir endüstri; üretim miktarı konusunda da esnek, yani çevik olabilmektedir. Müşterilerin taleplerinde meydana gelen değişimlere paralel olarak, üretim miktarı azaltılabilir ya da artırılabilir. Bunun söz konusu olabilmesi için endüstrinin sahip olduğu üretim kapasitesi ile talep arasında kapasite lehine bir farklılık olması gerekmektedir. Endüstriler sahip oldukları üretim kapasitesini özkaynak olarak elinde tutacağı gibi, tamamını ya da bir kısmını dış kaynak kullanımı yoluyla sağlayabilmektedir. Çevik üretimin esneklik gibi bir diğer önemli unsuru da hızdır. Endüstrilerin meydana gelen değişimlere olabildiğince hızlı yanıt verebilmesinin yanı sıra, operasyonlarını olabildiğince hızlandırması hem tüketici taleplerine etkin yanıt verme hem de maliyetleri azaltabilme yönünde avantaj sağlamaktadır.

Çevik endüstrilerin bu esneklik ve hızları kazanabilmek için bilgi işletim, karar destek sistemlerini ve iletişim sistemlerini en etkin bir biçimde kullanmalarını gerektirmektedir. Dolayısıyla tedarik, üretim ve tüketim süreçlerinde meydana gelen değişiklikleri anlık izleyerek, bunlara paralel karar alabilmeleri bu yeteneklerine doğrudan bağlıdır.

Çevik üretim metodolojileri ve bilgi işletim sistemlerinin etkin bir biçimde endüstride kullanılması endüstri 4.0 sürecinin de başlamasına olanak sağlayan gelişmeler olmuştur.

©2020 by Yonetibilisim. Heart, Brain and Technology

For The World We Deserve and Desire